Tatil
Tatil, tatil yerleri, güzel yerler, deniz tatil, turlar, tatil seçenekleri hakkında bilgi içeren yazılar
Tatil, tatil yerleri, güzel yerler, deniz tatil, turlar, tatil seçenekleri hakkında bilgi içeren yazılar
Elazığ’da merkez üssü Karakoçan ilçesi Başyurt beldesi olan 6.0 büyüklüğündeki depremde 51 kişinin öldüğü, 71 kişinin yaralandı…ğını bildirildi. BAŞBAKANLIK AFET VE ACİL DURUM YÖNETİMİ BAŞKANLIĞI: BÖLGEDE ÖLÜ SAYISI 41′E ÇIKMIŞ, 100′E YAKIN VATANDAŞIMIZ DA YARALANMIŞTIR Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı Elazığ’daki depremde ölü sayısının 41′e yükseldiğini, 100′e yakın kişinin yaralandığını bildirdi. Başkanlıktan yapılan yazılı açıklamada, ”Bölgede ölü sayısı 41′e çıkmış, 100′e yakın vatandaşımız da yaralanmıştır” denildi. Açıklamada, depremin ardından en büyüğü 4,4 olmak üzere toplam 40 artçı deprem meydana geldiği belirtildi. Açıklamada, şu ifadelere yer verildi: ”Bölgedeki hasarlı yapılara can güvenliği açısından girilmemesi gerekmektedir. Ankara, Kayseri ve Van illerinden 3 ambulans helikopter bölgeye intikal etmiştir. Bölgede toplam 23 araç, 127 arama-kurtarma personeli ile çevre il ve ilçelerden çok sayıda ambulans ve 82 kişilik medikal kurtarma-sağlık ekibi çalışmalara devam etmektedir. Ayrıca, Kızılay tarafından 230 çadır, 1000 battaniye, 20 mevlana evi, 2 seyyar mutfak, 18 personel sevk edilmiştir. Arama kurtarma ve yardım çalışmaları devam etmektedir.”
Globalleşme ile global düzeyde işlenen suçlarda (uyuşturucu, silah kaçakçılığı, terör, çocuk ve kadın ticareti gibi organize suçlar) ciddi artışlar olduğu gözlemlenmektedir. Bu tür faaliyetlerin genişlemesi ile “kara ekonomi” (black economy) adı verilen bir yasa dışı ekonomik faaliyet alanı ortaya çıkmış ve bu tür yasadışı ve kayıtdışı faaliyetlerden elde edilen gelirlerin (kara para) aklanması çabaları yoğunlaşmıştır. Globalleşme, birçok kapalı ekonominin açık hale gelmesini sağlamakta, dünya ticaretini, dünya üretiminin üstüne çıkarmakta; uluslararası piyasaların gelişmesi, bireyler ve kurumların fonlarını sınırsız olarak en yüksek getiriyi alabilecekleri yerlerde değerlendirmelerine imkan tanımaktadır. Bunun yanında globalleşme, modern dünyamızın karakteristiklerinden biri olarak suç alanını da etkilemekte ve organize suçluluk artan ölçüde global bir boyut kazanmaktadır. Globalleşme bir yandan piyasaların işlem hacmini ve araç çeşitliliğini arttırarak, diğer taraftan da mal ticaretini arttırabilmek için gümrüklerdeki bürokrasiyi basitleştirmeye dönük uygulamalar yaparak, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı gibi kara paranın elde edildiği suçların işlenmesini kolaylaştırmaktadır. Bu ortamdan ülkelerin kendisini koruyabilmesi her zaman mümkün olamamakta, bir ülkenin karapara aklaması diğer ülkeler ve global finansal sistem açısından sorun oluşturabilmektedir. Organize suç örgütleri ve sistemin açıklarını bilen bilinçli fertler, açık sınırlardan, özelleştirmeden, serbest ticaret bölgelerinden, sınır güvenliği sağlayamayan devletlerden, kıyı ötesi bankacılık hizmetlerinden, elektronik mali transferlerden, akıllı kartlardan, siber bankacılıktan faydalanarak her gün milyonlarca dolarlık kara parayı aklayabilmektedirler.[i] Global düzeyde kara para faaliyetleri, bu faaliyetler sonucu elde edilen kazançlar ve bu kazançların mali sistem içerisinde aklanması işlemlerini kesin olarak tespit edebilmek oldukça güç, hatta imkansızdır. Uluslar arası Para Fonu, Uluslararası Mali İstatistikler Departmanı dünyadaki toplam karapara miktarını 700 milyar ile 1 trilyon dolar arası bir rakam olarak tahmin etmektedir. Karapara miktarında yıllık 80 ile 100 milyar dolar arası bir artış olduğu ifade edilmektedir. Sadece uyuşturucu ticaretinde yıllık yaklaşık 500 milyar dolarlık bir hacimden bahsedilmektedir. (Ergül,1998:31, Özsoylu, 1998:13). Dünya üzerindeki mevcut kara paranın belli bir büyüklüğü her yıl mali sisteme dahil olmak için aklama operasyonlarına konu olmaktadır. Yine IMF’nin tahminlerine göre, kara para aklama miktarı global gayri safi milli hasılanın yaklaşık %2 ile %5’i oranındadır. G-7 ülkeleri (Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, İngiltere ve ABD) ile Avrupa Komisyonu tarafından 1989 Temmuz’unda Paris’teki G-7 zirvesinde, kara para aklama ile mücadelede uluslararası işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla kurulmuş FATF (Financial Action Task Force on Money Laundering)’a göre, dünya bankacılık sisteminde her yıl 300 milyar dolar aklanmaktadır. FATF adlı kuruluş 1990 yılında Avrupa ve ABD’de kokain, eroin ve esrar satışlarının toplam tutarının yaklaşık 122 milyar dolar olduğunu ve bunun yaklaşık 85 milyar dolarının aklanmış olabileceğini tahmin etmektedir. Bu rakama dünyanın diğer bölgeleri ile silah ticareti, kadın ve çocuk ticareti, sentetik uyuşturucu ticareti gibi kara para miktarları dahil değildir. (Ergül,,1998:33.) Organize suçlar sonucu elde edilen kazançların aklanmasında kıyı bankacılığı çok önemli bir rol oynamaktadır. Kıyı bankacılığı (off-shore banking) 1960’lı yıllardan itibaren, genellikle vergi cennetleri denilen ülkelerde oluşmaya başlamıştır. Bu ülkeler sağladıkları vergi avantajları ve denetimsizlik ile fon yatırımları ve finansal hizmetler bakımından bir cazibe merkezi oluşturmuşlardır. Vergi cennetlerinde sağlanan başlıca vergi avantajları şunlardır: gelir ve sermayeden vergi alınmaması, banka ve ticari sırların korunması, aktif bir banka sektörü altyapısı bulundurulması, iyi bir iletişim ağı ve teknolojisine sahip olunması, istikrarlı bir politik ve ekonomik görüntü sergilenmesi, yabancı sermayeye ayrıcalıklı davranılması (Kızılot, 1999:173)[ii] 1970’li yıllarda kıyı bankacılığının gelişmesine paralel olarak uyuşturucu trafiğinde de bir artma görülmektedir. Karaparanın plasmanında en yaygın yöntem olarak kıyı bankacılığı sistemi kullanılmaktadır. Vergi Cenneti olarak bilinen ülkelerde yerleşik kıyı bankalarında çok büyük miktarlarda fonlar tutulmaktadır. Citibank, Chase Manhattan, Swiss Bank and Trust Corporations, Schrodes, Midland, Barclays gibi dünyanın büyük ve saygın kuruluşlarının da bu merkezlerde şubeleri bulunmaktadır Son belirlemelere göre, yaklaşık 5 trilyon ABD Doları miktarındaki sermaye Off-shore’larda tutulmaktadır. Bu tutarın büyüklüğünü vurgulayabilmek için, 31 Aralık 1991’de dünyadaki bütün merkez bankaları rezervlerinin yaklaşık 1 trilyon ABD Doları olduğunu hatırlatmakta yarar vardır. kaynak : canaktan.org
Globalleşme süreci ile birlikte global yolsuzluk sorununun da eskisine oranla çok daha büyük boyutlara ulaştığı görülmektedir. Bugün yolsuzluk sorunu pek çok ülkenin –özellikle az gelişmiş ve gelişmiş ülkelerin- karşı karşıya bulundukları en ciddi sorunlardan birisidir. Merkezi Berlin’de bulunan Uluslararası Şeffaflık Kurumu (Transparency International) adlı bir sivil toplum kuruluşu dünyanın çeşitli ülkelerinde yolsuzlukların boyutları konusunda her yıl bir araştırma yayınlamaktadır. Bu araştırmada yolsuzluklar bir ankete dayalı olarak ölçülmeye çalışılmaktadır. Uluslararası faaliyet gösteren şirketlerde yönetici olarak çalışan kimseler ve işadamları ile yapılan anketlerin sonuçları bir indekse dönüştürülmektedir. Bu indeks çerçevesinde hangi ülkelerde yolsuzlukların fazla, hangilerinde yolsuzlukların az olduğu ortaya konulmaktadır. Araştırmada her ülke ile ilgili olarak en az dört ayrı anket yapılmaktadır. Uluslararası Şeffaflık Kurumu tarafından açıklanan 2000 yılı yolsuzluk algılama indeksine toplam 90 ülke dahil edilmiştir. Sözkonusu indeks sıralamasına göre dünyada yolsuzlukların en yaygın olduğu ülkeler arasında başlarda yer alan ülkeler şunlardır: Nijer, Yugoslavya, Ukrayna, Azerbeycan, Endonezya, Angola, Kamerun. Türkiye, 90 ülke arasında yolsuzluğun en fazla yaygın olduğu ülkeler yönünden yapılan sıralamada 22. sırada yeralmaktadır. Dünyada yolsuzluğun en az görüldüğü ülkeler ise demokrasi ve piyasa ekonomisinin kurumsallaşmış olduğu Batı ülkeleridir. Uluslararası Şeffaflık Kurumu (Transparency International), “Yolsuzluk Algılama İndeksi” (Corruption Perception Index) dışında ayrıca dünya ihracatında belirli bir yeri olan başlıca ülkeler arasında “Rüşvet Verme Indeksi” (Bribe Payers Index) adı ile bir indeks geliştirmiştir. Sözkonusu indeksin amacı adından da anlaşılacağı üzere dünya ticaretinde ağırlığı olan ülkeler arasında rüşvet verme eğilimini tespit etmektir. 2002 yılında yapılan araştırmaya göre dünya dış ticaretinde önemli bir yeri olan başlıca 21 ülke arasında en fazla rüşvet verme eğiliminde olan ülkeler sırasıyla Rusya, Çin, Tayvan ve Güney Kore’dir.(Tablo X-10.) Tablo X-10 : Dünya İhracatında Önemli Yeri Olan Başlıca 19 Ülkede Rüşvet Verme Eğilimleri İndeksi (2002) Sıra No: Ülke Adı 1999 İndeks Puanı* 1 2 2 3 4 5 5 6 7 7 8 9 10 10 11 11 12 13 14 15 16 Avustralya İsveç İsviçre Avusturya Kanada Hollanda Belçika İngiltere Singapur Almanya İspanya Fransa ABD Japonya Malezya Hong Kong İtalya Güney Kore Tayvan Çin Rusya 8,5 8,4 8,4 8.2 8,1 7,8 7,8 6,9 6,3 6,3 5,8 5,5 5,3 5,3 4,3 4,3 4,1 3,9 3,8 3,5 3.2 (*) İndeks 0 ila 10 arasında değişen puanlardan oluşmaktadır. 0 en fazla rüşvet verme eğilimini, 10 ise en az rüşvet verme eğilimini ifade etmektedir. Not: İndeks puanı aynı olan ülkeler sıralamada da aynı konumda bulunmaktadırlar. Kaynak: Transparency International, 2002, Bribe Payers Index. http://www.transparency.org/cpi/2002/bpi2002.en.html Opasite Sorunu ve Global Düzeyde Ülkelere Maliyeti Dünyanın tanınmış yönetim danışmanlığı ve bağımsız mali denetim firmalarından birisi olan Price Waterhouse Coopers ilk kez 2001 yılında “Opasite İndeksi” adı verilen bir indeks geliştirmiş ve sonuçlarını kamuoyuna bir raporla açıklamıştır. Konumuz açısından önemi dolayısıyla bu çalışma ve sonuçlarını kısaca özetlemekte yarar görüyoruz. kaynak :canaktan.com
Çok uluslu şirketler genel merkezi belli bir ülkede olduğu halde, faaliyetlerini bir veya birden fazla ülkede kendi tarafından koordine edilen şubeler, yavru şirketler veya bağlı şirketler aracılığıyla ve genel merkez tarafından kararlaştırılan bir işletme politikasına uygun olarak yürüten büyük şirketlerdir. Bu şirketlerin yatırım, üretim, araştırma faaliyetleri ve personel politikası ile ilgili stratejik kararları ana merkezin bulunduğu genel merkezde alınmaktadır (Büyükuslu ve Kutal, 1996,29vd.) Globalleşme ve serbest ticaret ile birlikte çok uluslu şirketlerin de giderek büyüdükleri görülmektedir. Çok uluslu şirketlerin az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yaptıkları yatırımların bu ülkelerdeki istihdam ve ekonomik kalkınma üzerinde olumlu katkılarının olduğu şüphesizdir. Ancak bunun yanısıra globalleşme ve serbest ticaret neticesinde çok uluslu şirketlerin az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde ucuz işgücünü kullanarak emeği sömürdükleri ve aynı zamanda doğa ve çevre üzerinde tahrip edici sonuçlara sebebiyet verdikleri iddia edilmektedir. Çok uluslu şirketlerin sahip olduğu gücün ne derece büyük olduğunu Tablo X-9’daki veriler yardımıyla açıklamaya çalışalım. Tablodaki verilere göre çok uluslu şirketlerin 1 yıl içerisinde gerçekleştirdikleri satış hasılatı toplamı bazı ülkelerin GSYİH’sı ya da GSMH’sından daha büyüktür. Örneğin, Endonezya’nın 1994 yılında gerçekleşen GSYİH’sı 175 dolardır. Oysa sadece General Motors adlı Amerikan şirketinin aynı yıl içerisindeki satış hasılatı toplamı 169 milyar dolardır. Bu gerçekten çok uluslu bir şirketin inanılmaz bir güce sahip olduğunu ortaya koymaktadır. 1994 yılı verilerine göre Türkiye ve Danimarka’nın GSYİH toplamı ayrı ayrı yaklaşık 150 milyar dolar civarındadır. Oysa bir Amerikan otomotiv şirketi olan Ford şirketinin 1994 yılında gerçekleşen yıllık satış hasılatı 137 milyar dolardır. IBM, Unilever, Nestle, Sony gibi dev çok uluslu firmaların gücü bir çok devletin sahip olduğu katma değerden çok daha büyüktür. Yapılan tahminlere göre 1994 yılında en büyük 5 çok uluslu firmanın satış hasılatı toplamı 871 milyar dolardır. Oysa tüm az gelişmiş ülkelerin aynı yıl içerisinde gerçekleşen GSYİH tutarı sadece ve sadece 77 milyar dolardır. Tüm Afrika ülkelerinin GSYİH toplamının 246 milyar, tüm Güney Asya ülkelerinin ise 451 milyar dolar civarında bir katma değer yarattıkları tahmin edilmiştir. Bu ölçüde devasa güce sahip bulunan çok-uluslu şirketlerin merkezi birkaç ülkede odaklanmaktadır. Tablo-X-9 ‘a bakıldığında dünyada çok-uluslu şirketlerin önemli bir kısmının ABD, Avrupa ve Japonya’daki şirketler olduğu anlaşılmaktadır. Tablo X-9: Globalleşme ve Çok Uluslu Şirketlerin Genişleyen Gücü (Milyar Dolar 1994) Ülke ve Şirketin Adı Toplam GSYİH Toplam Şirket Satışları Endonezya General Motors 174,6 168,8 Türkiye Danimarka Ford 149,8 146,1 137,1 Güney Afrika Toyota Exxon Shell 123,3 111,1 110,0 109,8 Norveç Polonya IBM 109,6 92,8 72,0 Malezya Venezuela Pakistan Unilever Nestle Sony 68,5 59,0 57,1 49,7 47,8 47,6 Mısır Nijerya 43,9 30,4 En Büyük 5 Çok Uluslu Şirket 871,4 Az Gelişmiş Ülkeler 76,5 Güney Asya 451,3 Afrika 246,8 Kaynak: UNDP, Human Development Report, 1997, s. 92. Globalleşme sürecinde şirket birleşmeleri ve şirketlerin el değiştirmesi işlemlerinin de giderek yoğunlaştığı görülmektedir. Herhangi bir işletmenin başka bir işletmenin gerçekleştirdiği faaliyet veya işlerin bir kısmı veya tamamı üzerinde kontrol sağlaması ya da diğer işletmeyi satın alması olarak tanımlanabilecek şirket birleşmeleri ve satın alma faaliyetleri global düzeyde 1990 yılında 150 Milyar Dolar iken 1999 yılında 720.1 Milyar Dolara yükselmiştir. (UNCTAD,2000:108.) Ulusal, bölgesel ve uluslararası alanda dış ticaret ve yabancı sermaye alanlarında gerçekleştirilen serbestleştirme faaliyetleri[ii], ülke düzeyinde sermaye piyasalarının serbestleştirilmesi ve deregülasyonu ve özelleştirme uygulamaları ve ar-ge maliyetlerinin ve risklerin artması ve yeni bilgi teknolojilerinin devreye girmesi gibi teknoloji ile bağlantılı değişiklikler sonucunda global düzeyde şirket birleşmeleri ve şirketlerin el değiştirmesi faaliyetleri artmaktadır. Firmalar, globalleşmenin getirdiği rekabet baskısının üstesinden gelebilmek için ulus-ötesi üretim faaliyetlerini diğer araçlara göre hız ve müseccel varlıklara erişim açısından daha avantajlı olan şirket birleşmeleri ve şirketlerin el değiştirmesi yoluyla gerçekleştirmektedirler. Bunun yanı sıra, firmalar, yeni piyasalara erişme, piyasada güç ve üstünlük sağlama; oluşan güç birliği yoluyla verimliliklerini artırma; işletme büyüklüğünü global düzeyde etkin olacak düzeye çıkarma; ortaya çıkan riskleri yayma ve yeni fırsatları değerlendirmek amacıyla bu faaliyetlere girişmektedirler. (UNCTAD, 2000:16.) (Bkz:UNCTAD, 2000,154.) Şirket birleşmeleri ve şirketlerin el değiştirmesi, teknolojik kapasite ve yeteneklerde değişiklik yapmaksızın firmalar arasında üretim faaliyetlerini yeniden tahsis ederek maliyet tasarrufu meydana getirebilir (üretimin rasyonelleşmesi), üretim miktarında toplamda bir artış oluşturarak ortalama maliyetleri azaltabilir (ölçek ekonomileri), maddi ve gayri maddi müseccel ya da gizli varlık ve bilgilere erişimi (taşma etkisi) ve ar-ge’ye yönelik kaynakları artırabilir (teknolojik ilerleme), bazı ara malları ve faktör fiyatlarında ve sermaye maliyetinde tasarrufa yol açabilir (satın alma ekonomisi) ve firma içi verimsizliği ve ataleti (yönetimsel verimsizlik-X-inefficiency[iii]) ortadan kaldırabilir. (Roller et all. 2000.) Ancak, şirket birleşmeleri ve şirketlerin el değiştirmesi sonucunda piyasada bir veya bir kaç firmanın tekel veya oligopol oluşturması sonucu rekabette azalmaya yol açar. 1990’lı yıllarda “şirket evlilikleri” ve “şirket satın alımları”nın çok yaygın bir hal aldığı görülmektedir. Sadece 1997 yılında uluslar arası alanda şirket birleşmeleri ve satın alımları için 1.6 Trilyon Dolar harcama yapıldığı tespit edilmiştir. Birleşme ve satın alma anlaşmalarının 58’inin bedeli bir milyon dolardan daha fazla olmuştur ve çoğu mal ve hizmetler, telekomünikasyon, sigorta, yaşam bilimleri ve medya alanlarında gerçekleşmiştir. (Ellwood, 2002:56.) kaynak : canaktan.org
Globalleşme konusunda en çok tartışılan konulardan birisi de istihdam konusudur. Globalleşme muhalifleri işsizlik, çocuk işçiliği, düşük ücretler, emeğin sömürülmesi gibi istihdam sorunlarını globalleşme sürecinin doğal sonuçları olarak görmektedirler. Globalleşme taraftarları ise sözkonusu sürecin aslında işsizlik sorununun azaltılması, yüksek ücret elde edilmesi vs. konularında bir fırsat olarak olduğunu iddia etmektedirler. Kanaatimizce, olaya her iki yönüyle de bakılmasında yarar bulunmaktadır. Globalleşme, gerekli önlemler alınmadığı takdirde istihdam sorunlarının ortaya çıkması açısından bir tehdit ve tehlike olarak görülebileceği gibi, aynı zamanda globalleşme, istihdam sorunlarının azaltılmasında bir fırsat olarak görülebilir. Globalleşme sürecinin hız kazanması, dünyada işsizlik sorununun da farklı bir boyut kazanmasına yol açmaktadır. Globalleşme süreci ile birlikte bilgi ve hizmet işleri ve işçileri önem kazanırken mavi yakalı işçiler ve imalat işleri eski önemlerini kaybetmeye başlamışlardır. Bilgi ve enformasyon sektörlerinin öne çıkması sanayi toplumunun mavi yakalı işçisine olan talebi azaltmış ve belirli sektörler dışında firmalar küçülme yoluna gitmişlerdir. Aynı zamanda bu süreç beyaz yakalı bilgi işçisine olan talebi arttırırken milyonlarca mavi yakalı işçi istihdam sürecinin dışında kalmıştır. Yaşanan gelişmeler hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde işsizlik sorununu ortaya çıkarmıştır. Bilgi ve hizmet işlerinde çalışan son derece vasıflı, eğitimi , yaratıcılığı, mobilitesi yüksek bilgi işçileri bu dönüşümden kazançlı çıkan grubu oluşturmaktadır. [i] Alvin Toffler, “Yeni Güçler ve Yeni Şoklar” adlı kitabında işsizliğin artık niceliksel olmaktan çıktığını ve niteliksel olduğunu belirtmektedir. Yeni iş alanları açmakla işsizlerin sayısı azaltılamamaktadır, çünkü sorun artık sayı sorunu değildir. Toffler her işsize karşı on tane işçi aranıyor ilanı da çıksa, on milyon işçi aranırken ortada bir milyon işsiz de olsa, o bir milyon kişi, yeterli beceri ve bilgiye sahip olmadıkça istenen işi yapamayacağını belirtmektedir. Beceriler artık öyle çeşitlidir ki ve öyle çabuk değişmektedir ki, işçilerin geçmişteki kadar ucuza değiştirilip yerine yenilerinin alınması düşünülemez. Para ve sayı artık sorunu çözemez hale gelmiştir (Toffler,1992: 87-88).[ii] Benzer şekilde çağımızın ünlü yönetim bilimcilerinden ve füturistlerinden biri olan Peter Drucker da beden işçiliğinin gerileyişinin sebebinin ne bir rekabet gücü meselesi, ne hükümet politikası, ne iş hayatının bir dönemi hatta ne de ithalat meselesi olduğunu gerilemenin yapısal olduğunu ve geri dönüşünün olmadığını belirtmektedir (Drucker,1996:153) Son çeyrek yüzyılda istihdam ve sektörel yapıdaki dönüşüm, bilgi ve hizmet işlerinin öne çıkması sonucu sendikal yapıda da ciddi sorunlar yaşanmasına neden olmuştur. Globalleşme sürecinde sendikal yapının gittikçe zayıfladığı görülmektedir. Toffler sendikaların daha çok zanaat veya seri üretime göre tasarlanmış oldukları için, ya tümüyle değişmeleri yeni örgütlenme biçimlerinin düşünülmesinin şart olduğunu belirtmektedir. (Toffler,1992.) 19.yüzyılın ve 20.yüzyılın işçi sınıfı tanımlamasıyla 21.yüzyılın çalışan prototipi farklılık arz etmektedir. Bir çok firma özellikle çalıştırdığı çekirdek işgücü için çok yeteneklilik ararken, bunları yan kullandığı işgücüne oranla “aristokrat çalışan” grubu olarak kategorize etme eğilimindedir. Sendikalar fordist üretim yapısının hakim olduğu, binlerce zaman zaman yüz binlerce işçinin aynı mekanda üretimin dev fabrikalarda yapıldığı, mavi yakalı işçilerin hakim olduğu bir dönemde altın çağlarını yaşamışlardır. Bilgi ve enformasyon teknolojilerinin gelişimi, küçük işletmelerin artması, işsizlikte meydana gelen artış, iş piyasasında esnek çalışma şekillerinin uygulamalarının artması, işverenlerin sendikasızlaşma yönündeki tutumları bir çok ülkede sendikal hareketin krize girmesine neden olmuştur. Sanayi toplumunun alamet’i farikası olan dev fabrikaların ve fordist üretimin krizi sendikalarında krizini oluşturmuştur.[iii] İşsizliğin artışı ve sendikaların güç kaybetmesi bir çok tehlikeli durumu da beraberinde getirmektedir. Geçmişte binlerce kişiyle aynı safta olan vasıfsız işçi şimdi yalnız ve tek başınadır. Bu durum özellikle işsiz kalmış ve yakın zamanda iş bulamayacak durumda olan vasıfsız emek üzerinde kitle eylemlerine yönelik potansiyel aday olma durumunu gündeme getirmektedir. Sendikalar vasıfsız işçiler için aidiyet duygusu sağlamaktaydı. Sendikaların zayıflaması ve işsizlikteki artış işçilerin yeni aidiyet alanları arayışına yol açmıştır. Ayrıca işsiz kalmış ve yakın zamanda iş bulamayacak durumda olan büyük bir kitle için geleceğe yönelik güvensizlik ve belirsizlik artmıştır. Gittikçe artan belirsizlik ve güvensizlik kişilere aidiyet ve kimlik sağlama işlevi gören fundamentalist ve milliyetçi akımların güçlenmesini de beraberinde getirmektedir. Nitekim dünyada milliyetçi hareketlerin güçlenmesi, ırkçılık, dini hareketlerin artışı globalleşme sürecinin ivme kazandığı gelişmelerdir. Globalleşme sürecinde işsiz kalan ve ya gelecek belirsizliği ve ümitsizliği bulunan kesimler kendilerine parlak bir gelecek vaat eden büyük hayaller sunan söylemlere kolayca yönelebilmektedirler.[iv] Çalışma hayatı ve istihdam ile ilgili olarak ele alınması gereken konulardan birisi de çocuk işçiliği sorunudur. Sanayi kapitalizminin gelişmesi ve aile temelinde örgütlenmiş olan üretim sistemlerinin çözülmesi ile hane halkı üyelerinin bireyler olarak emeklerini satmak zorunda kalmaları sürecinde çocuklar pazarda talep edilen ucuz işgücü olarak aileleri için bir nakit kaynağı olmuşlardır. Aslında bu tarihlerden önce çocuklar özellikle de yoksul halk kesimlerinin çocukları hep çalışmışlardır. Ancak sanayi devrimiyle birlikte çocuk işçiliğinin niteliğinde ve niceliğinde önemli bir değişim olmuştur. Bu gelişmeler mekansal olarak değerlendirildiğinde, gerek zamanlama gerekse nitelik açısından farklılıklar gösterse de hemen her toplumda yaşanılan bir süreç olmuştur Bugün, milyonlarca çocuk, fiziksel,zihinsel, eğitsel, sosyal, duygusal, ve kültürel gelişimlerine zarar veren ve ulusal yasalarla, uluslararası standartlara uygun olmayan koşullarda çalışmaktadır. Günümüzde çalışan çocukların sayısını kesin olarak söylemek mümkün olmasa da, ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) araştırmalarına göre dünyada 5-14 yaş grubunda 250 milyon çalışan çocuk bulunduğu, 12-17 yaş grubu 283 milyon çocuğun çalıştığı için okula devam edemediği tahmin edilmektedir. 5-9 yaş arası çalışan çocuklar toplam çalışan çocuk sayısının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturmaktadır. Buna göre 5-9 arası yaklaşık 50 milyon çocuk çalışmaktadır. [v] Uluslar arası Çalışma Örgütü’nün hazırladığı bir çalışmada 10-14 yaş arasındaki çocukların 73 milyonunun ekonomik faaliyetlerde kullanıldığı saptanmıştır. Genel olarak çocuk işçiliği sorunu az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde daha yaygındır. Bölgeler itibariyle bakıldığında ise çocuk istihdamı yönünde Asya ülkeleri ilk sıralarda yeralmaktadır. (Küçükkalay ve diğerleri, 2000:105-106.) Çocuk işçiliği sorunu tümüyle azgelişmiş ülkelere özgü bir nitelik taşımasa da yoğun olarak bu ülke grupları içinde yaygın oluşu bu problemin yapısal sorunlardan kaynaklanmasındandır. Sorunlar; nüfus artışı, yoksulluk, işsizlik, düşük eğitim düzeyi ve çarpık kentleşme gibi az gelişmişliğin karakteristikleri ile ilişkilidir. Sanayileşme sürecini henüz tamamlayamamış, nüfus artış hızı yüksek, dolayısıyla nüfus yapısı genç olan ülkelerde ailelerin eğitime yaklaşımı çoğunlukla fakirliğin zorlayıcı baskısı altındadır. Sorun ayrıca eğitimin kalitesine ve eğitime olan güvensizliğe de dayanmaktadır. Bu ülkelerde, eğitim sisteminin üretim sistemine uyumsuz olması, eğitimin geleceğin işsizlerini yaratmakta olduğunu düşündürmektedir.[vi] Globalleşme sürecinde çocuk işçiliği sorununun giderek yaygınlaştığı gözlemlenmektedir. Önemle belirtelim ki, çocuk işçiliği sorunu tek başına globalleşmenin ortaya çıkardığı bir sorun değildir. Özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ulusal ekonomilerin yıllar boyunca yüz yüze bulundukları bu sorun global ekonomik ilişkilerin yaygınlaştığı bir süreçte daha da yaygınlaşmıştı. kaynak:canaktan.com
Aktaş mah. Köroğlu sok. No:26 Bolu-Türkiye
Türkocağı Caddesi No:14 / BALGAT Ankara-Türkiye
Tomtom Mahallesi Yeni Çarşı Caddesi Kaymakam Reşat Bey Sokak No: 11/A İstanbul-Türkiye
Cumhuriyet Cad. 127 34373 İstanbul-Türkiye
Meşrutiyet caddesi Kallavi Sokak No:12 Pera İstanbul-Türkiye